Get Adobe Flash player


Bozkırın Düşleri,,, Mongolia


 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Denize sınırı olmayan bir ülkedir. Kuzeyinde Rusya, güneyinde, doğusunda hatta batısında bile Çin vardır. Baş Şehri Ulan Batur, ülkenin en büyük şehirlerinden biridir. Nüfusun %35'i burda yaşamaktadır. Topraklarının çoğunu çöller ve dağlar oluşturur. Orta kısımlarında Hangay, batısında Altay Dağları mevcuttur ve Cengiz Han'ın imparatorluğu kurduğu Horhorin yani Karakurum İmparatorluğunun temelleri burada atılmıştır. 4 milyona yakın nüfusa sahip Moğollar hala çadırlarda "Ger" dediğimiz yurtlarda yaşamını idame ettirmektedirler. Bozkırlarda yaşam  hiçte kolay değildir. Güneyinde Gobi Çölü, batısında ise Altaylara kadar uzanır gider. Uzunluğu 1200 km olan bu çölün genişliği ise 450 km'yi bulur. Nüfusun çoğu Moğol olup halkın inançları Budizm'dir. Bugünkü Moğolistan toprakları geçmişte Hunlar, Göktürkler gibi imparatorluklar tarafından idare edilmişler. 1206 yılında Cengiz Han tarafından kurulmuş 16. ve 17. yüzyilda Tibet budizminden etkilenmişler, az da olsa bir müslüman topluluğu vardır. Dillerin etkisinden olacak 200. kelimenin Türkçe olduğunu belirtmek gerekir. Sen, ben, o.. Ato, sakal, masa gibi...

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Cengiz Han 63 yıla sığdırdığı yaşamını çoğu zaman savaşarak geçirmiş ve bütün dünyaya saldırıp ne var ne ne yoksa yakıp yıkmıştı. Sonrasında Hangay dağları Orhun şelalesi ve Göktürk yazıtları görülmeye değer.Bir aylık zamanımızı uzatmak mümkündü. Moğolistan'ın büyüleyici bir coğrafyası vardı. Yalnız şunu belirteyim Ulan Batur kriminal yönden bayağı gelişmiş, çok dikkatli olmak gerekiyor turistlere karşı son derece saygısızlar. Kandırılman, soyulman mümkün. Şehir çok kalabalık bir buçuk milyon insan bu şehirde barınmanın yolunu arıyor genelde çevresi yoksul ve fakir, başıboşluk kendini fark ettiriyor. Polisin olayları önlemede fazla bir fonksiyonu yok, cezalar komik. Bunları bilerek buralara gelmek, tedbirli olmakta fayda var. Bu günün dünyası dengesizliklerle dolu sefaletin  artık bir yaşam biçimi haline geldiğini görmemezlikten gelemeyiz.

02.06.2011

Ulan Ude’den sabah yola çıktık. Moğolistan sınırına doğru gidiyorduk. Rus gümrüğünden çıkıp Moğolistan’a girecektik, heyecanlıydık. Rus gümrüğünden çıkarken kimbilir neler yaşıyacaktık. Bir de bakalım Kazakistan’dan faxla gelen kağıt lazım oldu. Seçim de bana artık bununla işimiz bitti atalım gitsin demişti. Hatta kağıt biraz ıslanmış ve ortasında bir delik açılmıştı. Gümrükte şaştık kaldık. İlk başta ben o kağıdı istediklerini anlamamıştım. Arabanın kaydının yapıldığına dair belgeyi istiyorlardı. Rusya bize onu girerken vermemişti. Yalnız bir faks ile delik deşik bir kağıt vardı elimizde. Seçim son dakika arabada onu buldu ve baktılar ki delik. Tabi biraz bunaldım. Zor da olsa arabanın işi gümrükte halloldu. Ve Ben de arabaya sigorta yaptırdım. Sonra yola çıktık, Ulan Batur’a gelmeden sola döndük, tesadüfen bir otelin önünde durmuşuz. Zaten hava da kararmıştı ve o otelde kalmaya karar verdik. Çünkü Ulan Batur’da başka bir otel bulmamız zor olacaktı. Orada bir gece kaldıktan sonra ertesi gün Ulan Batur’un merkezine gittik. Sora sora bir otel bulduk. Koreo, iki gün kaldik arastırma yapıp Gobi'ye dogru haraket edecektik. Zorluklarından bahsediliyordu buna ragmen biz yine de kararlıydık.


 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

05.06.2011

Gobi'de 16 Gün... Sabah erkenden kalkıp kahvaltımızı yapıp yollardaydık, güneybatıya doğru yol alacaktık genelde rehberlerin bile kaybolduğu bu ülkede kendi başımıza macera dolu bir yola cikmistik. İlk gün 200 km'lik yol yaptık genelde yol izlerini kullanıyorduk, çok uzaklarda birkaç ger çadırı görmüştük aracımızı o yöne doğru sürdük yanlarına yaklaşıp tarzanca selamlaşarak kamp yerimizin burası olması daha iyiydi. En azından çevremizde insanlar vardı. O gece bize keçi sütü ikram ettiler nasıl sağıldığını gösterdiler. Çevrede su cok azdı. Onun için suyla fazla temasları olmuyordu yağlı ellerini oğuşturup bacaklarına sürmeleri gayet doğaldı. Bardakları, tabakları yıkamak gibi bir alışkanlıkları yoktu kısacası herşey ilkel şartların getirdiği bir yaşam biçimi. Göçebe hayatı çocukların okumasını hayli zorlaştırıyor. Çocuklar hafta sonu evlerine yani çadırlarına geliyor. Bir hafta boyunca yatılı devlet okullarında eğitim alıyorlardı.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

06.06.2011

Bir sonraki gün  kahvaltıdan sonra tekrar yola çıktık. İnişli çıkışlı düz bir arazide gidiyorduk arada bir cadırlar ve hayvan sürüleriyle karşılaşıyorduk. O gece yine bir noktada kamp yaptık. Her yerde taş kütleleri, etrafında mavi bez parcalari şamanların yaşam biçimiydi. Bizim de daha önceden şaman olduğumuzu düşünürsek herşey doğal görünüyordu. Orda bir ailenin yanına giderek Türk olduğumuzu buraları görmek için uzaklardan geldiğimizi,  anlayacakları bir şekilde beden diliyle anlatmaya çalıştık. Gece çayımızı yudumlayarak geç vakte kadar oturduk. Sabah oldugunda, aracımızda her türlü yiyeceğimiz vardı beyaz peynirinden tut, zeytin reçeline kadar bize iki ay yetecek kadar erzağımız mevcuttu. Güzel bir kahvaltıdan sonra düştük Gobi'nin bilinmeyen derinliklerine doğru.

07.06.2011

Artık yollarda kayalıklara rastlamaya başlamıştık, keskin virajlar ve taşlı yollar enterasan bir cografyaydi. Gobi'ye doğru gittikçe yalnızlaşıyor ve insanlardan uzaklaşıyorduk. Bir ana dağlık bir bölgeye geldik, dağlardan gelen kar suları eridikçe aşağılara inmiş ve küçük  dereler oluşmuştu. Bu dere yatağında kalmayı planlıyorduk. Hem çamaşır yıkamak hemde kendimizi temizlemek amacındaydık nede olsa dere yatakların tehlikesini bildigimizden kendimize daha güvenli bir dereden 100 metre mesafede bir yer bulduk. O gece orda tek başımıza konakladığımız yerdi kimsecikler yoktu. Gecenin sessizliğinde kendi nefesimizi birde uzaktan gelen su sesini duyuyorduk. Öyle rahat bir uyku çekmişiz ki deliksiz, mis gibi havada şırıl şırıl akan kar suları ve ben Müberra..

08.06.2011

Burayı sevmiştik. Burda bir gün daha kalıp dinlendik iki günümüzü  dağların eteklerinde geçirmiştik, gerçekten bunca yolu geldiğimize değmişti. Bir başka hazdı anlatmakla olmuyor yaşamak gerekli.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

10.06.2011

Artık burdan ayrılıp kumlu yollara doğru ilerliyorduk düz bir arazideydik küçük küçük kum tepecikleri görünmeye baslamisti. O gün 200 km yol yaptık. İlerde yine bozkırlarda yaşayan Mongollara rastladık onların çadırlarının yanında kamp yapacaktık o gün  onların nasıl hayvanları katlettiğini gördük bıçakla karnını deliyorlar, sonra eliyle bir anda kalbini çıkartıp hayvanin canını alıyorlar. Bize göre son derece vahşice yapılan bir şey  sonra derisini çıkartıp parcalayıp  kızartıyorlar. O gece bizi yemeğe çağırdılar etler lezizdi ama icimizde bir burukluk vardi keçinin ölümüne şahit olmak bizi rahatsız etmişti, bu yaşam bicimi kültürlerin çatışması gibi birşey. Bize uymasada yapabilecegimiz bir şey yoktu onların doğal yaşamında bunlar vardı mongolların vahşiliği tartışılmaz.

Bulgan, Bayanhongor, Mören, Orhun, Bulgan, Ulyastay, Talshand, Hangay Dağları, Nomgon, Mangal, Gobi, Karakurum, Darhan, Selenge, Ölgıy, Sayan Dağları, Kyakhta, Mongol Sınır Kapısı..Mongolida gezdiğimiz yerlerdi..

11.06.2011

Sabah erkenden 03.00-04.00 gibi yola çıktık. Su kenarında ki çadıra geldik. Kamp yaptık. Birileri daha vardı, buralarda turist gruplarına rastladık rehber eşliginde, Gobi'ye doğru yol aliyorlardi, birilerini görmekten bizde hoşnutduk, ara sırada da olsa bu büyük cografyada insan gercekten yalniz kaldığında sanki baska bir gezegendeymis gibi bir hisse kapılıyor. Bir sonraki gün için yol yorgunluğunu atmak için çadırımıza yatmaya gittik.

12.06.2011

Yine yollardaydık ama sıkı bir yağmur yağıyordu. Yollarda gölcükler oluşmuş araçların gittiği teker izleri yolu istesende kaybetmemen için adeta bir rehber görevi yapıyordu. Bu arada yol kameramız  kırmızı toprağın filmini çekiyordu. Dümdüz  bir arazide akşama kadar yol gittik artık Gobi'nin içindeydik kum tepecikleri dalga dalga görünüyordu, nihayet sevincimiz biraz daha artmıştı. O kadar uzak yollardan sadece Mongolia degil Gobi Çölü'de bizleri cezbetmişti ve burda olmaktan mutluyduk çölün içinde fotoğraf çekinirken bile sevinçten hoplayıp zıplıyorduk. Bir kaç gün buralarda dolaştım bizim gibi gelen yabancılarla sohbet ettik artık Gobi'den ayrılacaktık, yolumuz uzundu Ulan Batur'a dönmek için bir güzergahımız vardı bazı yerleri görmeliydik, zaten buraları görmek için gelmemişmiydik.


 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

14.06.2011

Sabah yola çıktık. Çok zorlu bir yoldu. İçimiz dışımıza çıktı. Hava çok değişkendi. Bir yağmur yağıyor bir güneş açıyordu. Belki üç dakika soyunuyorsun bir dakika sonra tekrar hırka giymek zorunda kalıyorsun. Acayip bir havası vardı. O gün önce bir şelaleye geldik  Orhun. Sonra  dört - beş tane yurt kampı olan bir yere geldik. Su kenarıydı, bir yanı da ormandı işte Hangay Dağları çok güzel gözüküyordu. Manzara harikaydı. Burası daha bir soğuktu. Burda ger çadırlarından camping gibi yerler vardı turizme hizmet amacıyla kurulan bu yerler  gercekten görülmeye degerdi o geceyi ger kampının çadırında geçirecektik. Biz çadıra girdik bir de sobamızı yaktırdık. Oh gel keyfim gel. O gece çok rahat ettik.


 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

15.06.2011

Sabah kalktık benim yanımda yumurta vardı. Onların ocağında yumurta yaptım. Öğle yemeğinde de onlar çorba verdi. Akşam da makarnalı sebze gibi bir yemek vardı. Pek istediğimiz gibi değildi ama yiyorduk. Bir de aşağıda akan su vardı. Çok nefis bir manzaraydı. Seçimle birlikte inip saçlarımızı yıkadık. Ben sonra biraz çamaşır yıkadım ve çadırımızın ortasından geçen iplere astık. Başka bir grup İspanyollar vardı. Onlarla da ahbaplık kurduk. Elbise giydiler ve flemenko oynadılar, eğlendik. Fal baktılar ve gece yine sobamızı yaktık. Ben şuan yurt çadırından yazmaktayım, sıcacık. İyi geceler…

16.06.2011

Sabah kendimize iki yumurta yaptım. Kaşar peynirimiz, zeytinimiz de vardı tabi ekmek, iyi bir kahvaltı yaptık. Sonra aşağıya nehre indik. Bir güzel çamaşırlarımızı yıkadım. Sonra orada duş aldık ve geri döndük. O sıralar gezidekiler de döndüler. O dört turist gebermiş gibiydi ve çok kokuyorlardı. Biz ne güzel temizlenmiştik. Öğlen yemeği için yine çorba verdiler ve yedik. Sonra herkes dinlenmeye çekildi. İki gece çok rahattık.

17.06.2011

Gece sobamızı yaktık ve uyuduk.

18.06.2011

Sabah yine yol ve doğal sıcak sulara dağın altından kahve, çay içecek kadar temiz ve sıcak su akan bir yer vardı. Orada banyo yapıp temizlendik. Çok güzeldi. O gece oranın restorantlarında yemek yedik. Temiz ve güzel bir ortamdı. O kadar bıkmıştık ki makarnadan, pirinçten. Etin yanına patates püresi istedik. İyi bir yemek yedik. Keyfimize diyecek yoktu. Ertesi gün yola çıktık. Moğolistan’ın en eski Budist Tapınağı’na gidecektik. Yol uzun değildi. Çok büyük duvarlarla çevrili geniş bir alanda kurulmuş tapınağa geldik. Karşısında küçük küçük dükkanlar vardı. Hoşhor diye etli börekleri vardı. Yağda kızartıyorlarmış. Onlardan aldık Seçimle, makarnayı sevmemize rağmen, hergün yediğimiz için artık bıkmıştık. Tapınağı gezdik ve orada ilk defa Türklere rastladık. O kadar özlemişiz ki bayağı bir konuştuk. Ankara’dan görevli olarak su denetimi için gelmişler. Ve Cengiz Han’ın ilk Moğol İmparatorluğu’nu kurduğu Karakurum’daydık. Müzeden çıktık. Müzenin önünde canlı bir kartal vardı. Çok büyüktü, para karşılığı elinde tutup resim çektirebiliyordun. 49 km ileride Göktürk Yazıtları vardı. Moğolistanda o geceyi bir köyde yaşayan mongolların yanında geçirecektik. 3,5 çadır vardı bize bir tanesini verdiler orda yatmamız için ısrar edince bizde araçta kalmaktan vazgeçtik. Bize verilen çadır keçilerin durduğu yerin hemen önündeydi. Zaten gece keçiler çadırın önündeydi. Bizi hiç uyutmadılar. Ailenin çadırı olduğu için heryere et ve süt kokusu sinmişti. Bir de keçiler çadırın üstüne mi çıkmadılar, kapısını mı zorlamadılar. Ger çadırları çok büyük ve sağlam yapılıyor. O yüzden insan da çıksa farketmez. Sabaha kadar zor uyuduk. Atlar da vardı. Ama onlar sessizdiler. Sabah dalmışız. Keçiler de erkenden gittiler. Bir de me mee sesleri vardı. Sanki ahırda uyumuş gibiydik.



 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

19.06.2011

Sabah güzel bir kahvaltı yaptık. Yan çadırdaki nine bana süt kaymağı verdi. Tabi Seçim yemedi. Ben güzelce reçelle yedim. O gün Nasiyonal parka gidecektik. Yola koyulduk. Parkta bir gece kalacaktık. Akşam resimlerini almak için geç vakte kadar boz atları bekledik. Ve şansımıza , geldiler. Doğal yaşayan atlardı. Beyaza yakın, boz rengindeydiler. Yemek yedikten sonra ayrıldık. Bizimle birlikte gelen çok kişi vardı. Atlar için koreli natür fotoğrafçılar bile oradaydı. O gece Ger kampına gitmedik.

20.06.2011

Gobi'den Dönüş... Ulanbatur’a dönecektik. Öğlen gibi döndük. O geceyi gençlerin çok geldiği Golden Gobi adlı pansiyonda geçirdik. Ulanbatur’da 4 gün kalıp gidecektik.

21.06.2011

Bu gün dinlendik. Biraz mağazaları gezdik ve bir taksi ayarlayıp öğleden sonra yabancılar dairesine gittik. Vizemizi uzatacaktık. Çünkü bunu riske edemezdik. Az bir günümüz kalmıştı. Yirmi gün daha uzattık ve aynı gün Türk okuluna da gittik. Orada müdür ve hocalarla tanıştık. Sonra restaurant sahibi Hüsmen Bey ile tanıştık. Okulda bizi yemeğe davet ettiler. Çok iyi insanlardı. Hüsmen Bey bize Göktürk Yazıtları’nın 27'sinde Mongollara Tika’nın (Türk Dayanışma Vakfı demekmiş)  yaptırmış olduğu çok güzel bir müzeyi ve 49 km'lik yolu devredeceklermiş. Küçük bir tören düzenlenecekmiş. Biz tabi enterese olduk, çünkü o tarafa  zaten gidecektik. Sonra okuldan bizi oranın arabasıyla otelimize gönderdiler. Ve biz çok memnun olduk.

22.06.2011

Hüsmen Bey’in restaurantına gittik ve 23.00'te oraya gideceğini söyledi. Bizim pasaportlar saat 16.00'da bitecekti. Onun için beraber gidemeyecektik. Biz de Cuma günü otelden ayrıldıktan sonra gitmeyi planladık. Kendimiz de bulabilirdik. Ve orada ger çadırları vardı. Orada kalabilirdik. Öylece otele döndük.


 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

23.06.2011

Pasaportları aldık.

24.06.2011

Bu gün sabahtan hazırlandık. Yola çıkacaktık. Ve Ulanbatur’a gelmeyecektik. Ben seviniyordum. Çünkü çok curcuna bir şehirdi. Neyse yola çıktık. Akşam 18.00-19.00 arası vardık. Bir ger çadırına yerleştik. Zaten bu çadırları da biz onlara hibe etmişiz. Yine de bizden bir geceye 20.000 tugrik para istediler. Sabah çadırda uyandık. Çok güzel uyumuştuk. Sucuklu yumurta yaptım nefisti. O gün öylece dinlenerek geçti.

25.06.2011

Bu gün de güzelce dinlendik.

26.06.2011

Hüsmen Bey ve hanımı geleceklerdi. O gün üç koyun kesildi. Kazakistanlı bir çocuk kesti ve bize getirdi. Biz de ona bazı hediyeler verdik. Gündüz ise misafirler geldiler. Diğer ger çadırlarına yerleştiler. Bu günümüzü de güzel geçirdik. Akşama doğru Hüsmen Bey ve hanımı geldiler. Hüsmen Bey Trakyalı’ydı. Hanımı ise Karadeniz’liydi. Buraya Amerika’dan gelmişler ve Ulanbatur’da restaurant işletiyorlardı. Bizimkiler müzeyi yani Türk Hükümeti’nin yardımıyla her yeri mermer şahane bir müze yapılmış. Bir gün sonra devir teslim olacakmış. Biz o gecede ger çadırında kaldık.


 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

27.06.2011

Açılış oldu. Etler, süt günü gibi kapaklı şeylere konup üç saat pişti. Aralarına taş koydular. Bizim kuyu kebabını andırıyor. Bol bol et yedik. Çok kalabalıktı. Konsolos bey geldi. Tika’nın adamları geldi. At yarışı yapıldı. Çocuklar arasında at yarışı yapıldı. Konsolos Bey hediyelerini verdi. Ve biz o gün ayrılmayı düşünmezken Hüsmen Bey’in yanında duran bir çocuk bize, Ulanbatur’a gelin sizi  bir gün misafir edeyim dedi. Biz de bizim arabayı o arada ufak bir servise sokarız diye düşündük. Yola çıkmadan evvel karar verdik. O akşam biz de o çocuğun arkasından şehre döndük. Çocuk istediğimiz gibi çıkmadı. Bize iki saat ayırdı ve sonra kaçtı. Bir daha yüzümüze bakmadı bile. Arabaya parça alınacaktı, bize yardımcı olabilecek kimseyi bulamadık. İngilizce bilen yer bulmak zordu. Bizi yüz üstü bırakan o çocuk medreseye bağlıydı. Biz de ordan birisine rica edip moğolca bilen birini istedik. Neyse saf bir çocuk geldi .

28.06.2011

Bu gün birşey halledemedik.

29.06.2011

İşte o Moğolca bilen çocukla Seçim arabayla ilgili bazı işleri halletti. Fakat insanların sözünde durmaması inanılır gibi değildi.

30.06.2011

Biz tabi üç gece otelde kaldık . 28 – 29 – 30.06.2011

01.07.2011

Sabahtan otelden ayrıldık. Bir mağazaya gidecektik. Sonra yola çıktık. Artık bozkırlar bizi bekliyordu. Bir de benzin sıkıntısı yaşıyorduk. Çünkü Rusya Moğolistan’a benzin vermeyi kesmiş. Herkese de benzin vermiyorlardı. Neyse biz zaten sınır istikametindeki şehirleri gezip naturel bulduğumuz yerde kalıp kamp yapacaktık. İlk gün ger çadırında, iki yaşlı insanın yanında kaldık. Kimseler yoktu.

02.07.2011

Sabah yine yola koyulduk. Önümüzde ikinci bir büyük şehir vardı, Darhan. Şehri gezdik. Manastırı dolaştık ve dağ yollarından gelmiştik. Şehirde ilk defa tesadüfen mezarlık gördük. Dağların arasında saklanmıştı sanki. Çünkü hiçbir yerde bir mezarlık görmemiştik. Tepede bir yerde kalmaya karar verdik. Orada hayvancılıkla uğraşan bir aile yaşıyordu. Biraz ilerisinde park ettik. Yanımıza geldiler ve çocuklar biraz ingilizce biliyorlardı. İki gece orada kaldık.

03.07.2011

O gün tekrar aynı istikamete devam ettik ve çok güzel bir nehir kenarı bulduk. Nefisti. Birkaç araba vardı. Biz de arabamızı oraya çektik ve orada kaldık. Akşama doğru herkes gitmişti. İn cin yoktu. Ağaçkakanın sesi ve diğer kuş sesleri geliyordu. Arka taraf ormandı. Solumuzda bir köprü vardı, oraya çok güzel bir tabiat hakimdi.


 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

04.07.2011

Nehir manzarası ile uykudan uyandık. Çok güzeldi. İki güne yakın bir  süredir yağmur yağmıştı, ama hava da bugün çok güzeldi. Dört gün sonra Rusya’ya girecektik. Yaptığım dolma da oradaki imkanlara göre süper olmuştu. Mongol bir aileye de tattırdım, bayıldılar. Onlar da bize şekerleme verdiler. Fakat edindiğimiz tecrübelere göre Mongolların bir kısmı iyi, çoğu cahil, görgüsüz insanlardı.